E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Arşiv
| Pt | Sa | Ça | Pe | Cu | Ct | Pa | |
|---|---|---|---|---|---|---|---|
| 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | |||
| 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | |
| 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 | |
| 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 | 26 | |
| 27 | 28 | 29 | |||||

Mevcut veriler, sömürgeci Türk devleti ile Kürdistan özgürlük hareketi arasında, bu baharla birlikte bir savaşın yaşanacağına işaret ediyor. Özünde herkes de bu durumun çok iyi farkındadır. Ancak biraz da kendisini kandırarak, bu olgusal gerçeğe gözünü kapatıyor veya farklı bir telden çalıyor. İyi niyetli olanlar ise, daha çok savaş yanlısı suçlamasına muhatap olmamak için, adeta bir savunma psikolojisiyle imalarda bulunuyorlar. Sömürgeci TC devleti ile AKP hükümeti her zaman olduğu gibi egemenlere has olan oyunlarını oynuyorlar. Kendi aralarındaki söz konusu olan iktidar mücadelesini, Kürdistan ve Türkiye’yi de içine alacak olan çok korkunç bir savaşın önüne ikame ederek, iç ve dış kamuoyunu yanıltmaya çalışıyorlar. Yani, Türk egemen sınıfları arasında yaşanan çelişkiyi ve çatışmayı fazla artıya çıkararak, gerçek anlamda yaşanacak olan savaşın bilinçlere çarpması önleniliyor.
Çünkü aksi halde, onurlu ve vicdan sahibi kamuoyu, belki bir biçimde önlem almak isteyecektir. AKP hükümetine ve devlete bu nedenle bir biçimde baskı yapacaktır. Onun için, Türk Ordusu ile AKP arasındaki çatışma ve hesaplaşma çok aşırı derecede abartılıyor. En azında, ortada Kürdistan’daki gibi kanlı bir savaş hali bulunmuyor. Ama buna rağmen işte olanları ve yansıtılma boyutunu izliyoruz. Türk Ordusu ile AKP arasındaki bu çelişkileri, çatışmaları ortaya çıkaran asıl dinamiğin de, Kürdistan özgürlük mücadelesinin ta kendisidir. Gizlemeye ve geri plana atılan bunca ideolojik ve politik hesap, Kürdistan halkının mücadelesiyle su yüzüne çıktı. Bütün çelişkileri tetikleyen olgunun bu verili durumla bağlantılı olduğu bilinen bir gerçektir. Öylesine ki, Türk devlet ve egemen sınıf sistemi, hiç abartma yapmaksızın, dünyada eşi benzeri olmayan çok büyük bir yalan üzerinde kurulmuş ve inşa edilmiştir. Söylemeye gerek yok ki, bu Kürt ve Kürdistan gerçekliğinin inkârıdır. Dolaysıyla Türkiye’nin varoluş sistemini ve bir bütün olarak da onun ideolojisini ve politikasını bu kadar büyük bir yalan üzerinde yapılandırırsan, halıyla varılacak yerde bu olur.
Her halde Türk egemenlerinin hatırı için, işleyen bilimsel fizik kanunları, sosyolojik işleyiş kuralları ilkelerinden boşalamaz. Bu bağlamda, bilim hükmünü icra etmek üzere doğaüstü bir atlama yapamaz. Basınç, baskı ve yok etmek üzere her olgusal sıkıştırmanın, bir reaksiyon, tepki ve patlamayı da beraberinde getireceğini bilmek gerekiyor. Tabiatın varoluş ruhunda, bunlar es geçilemez. Hele özellikle insanlığın doğuşuna analık ve beşiklik yapmış olan Kürdistan söz konusu olunca, bu sosyolojik kanun asla hesaba katmazlık edilemez. Onun için, aslında her şeyin kendi meşru doğalığında ve ruhuna uygun cereyan ettiğini teslim etmeliyiz.Çok açık ki biz bütün bunları belirtirken, hiçbir biçimde Türkiye de yaşanan son olayları hafife almıyoruz. Tam tersine, bütün yönleriyle bunların irdelenmesini ve bilince çıkarılmasını önemsiyoruz. Bu nedenle, Türkiye’deki son gelişmeler üzerinde bizde, biraz durmak gereğini duyuyoruz. Hemen belirtelim ki, TC devleti ve egemen güçleri kendi aralarında çok büyük bir hesaplaşmayı ve kapışmayı yaşıyorlar. Tabi bunlar, Türk egemen sınıflarının iki eğilimi oluyor. Biri Türk-İslam sentezi ekseninde vücut bulan ve bir eğilim olarak AKP ve Gülen cemaatleri biçiminde örgütlenmiş olanlardır. Yani hali hazırda iktidar olmuş bulunanlardır. Buna karşın diğeri bir eğilim ise, bilinen geleneksel ulus devlet milliyetçisi ve ırkçı ideolojiyi benimseyen eğilimdir. Bu ikinci eğilimde bulunanlar daha çok, direnç noktası ve temsili ifadesini Türk Ordusunda buluyor. Yine her ne kadar siyasal olarak örgütlenme ve kurumlaşma bağlamında CHP ve MHP’yi de içine alıyor ise de, bu vurgulamaya çalıştığımız TSK’nin esas irade konumunu değiştirmiyor. MHP ve CHP, çapsız, çaresiz ve acizliklerini ordunun arkasına sığınarak dışa vurmaktan başka bir şey yapmıyorlar.
Çünkü Türkiye gerçekliğinde politika ile güç ilişkileri oldukça farklı bir mahiyette kurumlaşmıştır. Türkiye’de ulusalcı devlet milliyetçiliğinin hem kuruluş ruhu, hem de ana komanda merkezi olarak Türk ordusunun tekelinde bulunduğunu bilmeyen yoktur. Özellikle Kürdistan sorunu üzerinden hareketle, bu durum kutsal bir dokunulmazlık kazanmıştır. Kürtler tarafından sık sık vurgulanan ‘Kürt sorunu Türkiye’nin en temel sorunudur’ biçimindeki değerlendirme, bu gerçeğin en çarpıcı resmini oluşturuyor.Tartışmasız bir biçimde Kürt ve Kürdistan sorununu tekelinde tutan Türk Ordusu, bu gerekçeyle Türkiye’nin diğer bütün yaşam alanlarına da hüküm etmeye devam etmek istiyor. Aslında burada pek anlaşılmayacak bir husus da yok.
Kürt sorununu gerekçe göstererek ülke içindeki siyasal ve toplumsal gücünü korumaya çalışıyor. Sömürgeci TC devletinin hâkimiyetini ele geçirmiş bulunun Türk-İslam sentezi veya politik İslam, çok daha farklı bir düzlemde hamle yapıyor. Türk Ordusunu, İslami bir yapıya dönüştürüyor. Zihinsel ve yapısal olarak politik İslam karakterli bir tsk nın inşası, kademeli olarak kotarılıyor. Buna karşın geleneksel Kemalist Türk Ordu damarının da, düşük bir biçimde reaksiyon vermesi, direnç göstermesi yaşanıyor. Özce yaşanan kargaşa ve sessiz çatışma esasında bu nedenledir. Bu durum ordu içerisinde iç çelişkileri geliştirebilir. Aynı şekilde bu durum, mevcut Türk Ordusunu İslamileştirmeye çalışanlar için de geçerlidir. Dolaysıyla hâlihazırda ki, her iki karşıt ideolojik ve politik eğilimli olan Türk egemen sınıflarının kavgası, hiçbir biçimde özgür Kürdistan ve demokratik Türkî halklarının çıkar ve de amaçlarına uygun değildir, onları temsil etmiyor. Açıkçası, son yaşananlardan da hareketle, diyebiliriz ki geleneksel Kemalist Türk Ordusunun fazla direnç noktaları kalmamıştır. Belki biraz bireysel vakalar olarak görünebilinir, ama esasında mensuplarının şahsında Türk Ordusu intihar halindedir. Bu ardı arkası kesilmeyen subay intiharları ve kimilerinin de faili meçhul bir şekilde suikastta kurban gidilmesi, biraz Türk Ordusunun içinde bulunduğu ruhsal ve fiziksel konumunu resim ediyor, gözler önüne seriyor. Aynı şekilde bu subayların, çok ezici bir kesiminin Alevi olması da, asla tesadüfî değildir. Bu, tamamen vurgulamaya çalıştığımız Ordunun ideolojik ve politik olarak dönüşüme tabi tutulmasıyla alakalıdır. Kabullenemiyorlar ve fakat ellerinden de bir şey gelmediği için de, intihar ediyorlar.
Tabi bu intihar edenler, kendilerince onurlarını kurtarmaya çalışıyorlar. Zaten bir şeyler açıklamak isteyenler ise, her halükarda ve bir şekilde vuruluyor.Peki, neden ve nasıl Türk Ordusu bu hallere düştü. Bu hususu biraz irdelemek gerekiyor. Özellikle iki nedenden ötürü bu gereklidir. Birincisi, hemen her kesin dilinden düşürmediği, Kürdistan özgürlük hareketinin olası bir savaşta, pek başarı sansının bulunmadığını söyleyenler açısındadır. Besbelli ki bunu diyenler, hemen her şeyi ilahi sandıkları ABD’nin gücüne bağlayarak bunu herkese kabul ettirmek istiyorlar. İster ABD karşıt biçiminde olsun, isterse Türk Ordusuna inanmak ve güvenmek biçiminde olmuş olsun, böyle düşünenler, bazı gerçekleri göremiyor, okuyamıyorlar. Bunlardan bir kesim, başta Kürt ve devlete muhalif olanlardır. Bunlar, Kürdistan, Ortadoğu ve sosyolojik gelişim yasalarının gücüne vakıf olma sorununu yaşıyorlar. Dahası bunlar, PKK hareketinin gerçek özünü, onun dayandığı esasları da pek hesaba katmıyorlar. Yani daha çok PKK’yi üç harften veya salt bir örgüt olarak okuyorlar, anlıyorlar.
PKK’nin toplumsal ve politik dayanaklarını ve onun sistemsel ruhunu algılayamıyorlar. Olguları öz dinamiklerinden ziyade, daha fazla biçimsellik üzerinden her şeye bir anlam veriyorlar. Dediğimiz gibi ABD ve AB’yi ilahlaştırıyorlar.Diğer kesim ise, daha çok Türk Ordusunun her şeye kadir ve yenilmez, yıkılmaz olduğuna inananlardır. Bunların düşünsel ve bakış açıları, uzun yıllara dayanan ve çok iyi bildiğimiz kof propagandaların sonucudur. Tabi bu kategoride olanlar, biraz da üst üste vuku bulan üç darbeyi de, düşünerek ve hesaplayarak kendilerini inandırıyorlar. Besbelli ki bu husus, bunlar açısından da çok önemlidir.İkincisi ve en can alıcı olan boyut ise, önümüzdeki kısa bir zaman sürecinde, başlaması çok büyük bir ihtimal olan savaşın seyri ile alakalıdır. Ki olası bu savaşı, taraflardan biri olarak Türk Ordusunun yürüteceği biliniyor. Haliyle bu durumda, taraf güçler açısında avantaj ve dezavantaj konusu önemlidir. Olası bu savaşın seyri ve sonuçları bakımında, bir muhakeme yapma gereği vardır. Bu bağlamda bir takım gerçekleri ön görmek durumundayız. Bu konuda ki bazı somut düşünceleri açmakta yarar var. Gerçekten de hayat denen olgu, çok garip çelişkilerle doludur.
Türk Ordusu gelinen aşamada, halk deyimiyle ‘perişan’ olmuş durumda. Ancak bu, öyle işin görünen kısmı olarak AKP ve Gülen cemaatinin bir becerisi ve başarısıyla olmuyor. Türk politik İslam sentezinin karakteri ve ruhu da, asla böylesi bir düzlemde ve aleni olarak mücadele etme konumunda değildir. Bütün bunların arkasında uluslar arası büyük güçler bulunuyor. Ancak yine de bu, bütünlüklü olarak işin özünü ve esasını içermiyor. Yani her ne kadar, bütün bu hamlelerin arkasında ABD ve AB olmuş olsa da, yine bu böyledir. Bilimsel olarak bunun maddi ve olgusal temeli çok zayıf. En azında Türkiye’nin tarihsel gelişim gerçekliğinde bu çok daha böyledir. Toplumsal, siyasal ve bu bağlamda güç ilişkisinin işleyiş diyalektiğini bilimsel olarak okuyanlar, bunun çok zor ve uzak bir ihtimal olduğunu anlamakta zorlanmazlar.Özcesi, her ne kadar AKP’nin arkasında ABD ve AB’nin çok yönlü desteği söz konusu olmuş olsa da, içeride, AKP ile Gülen cemaatinin yapmaya çalıştıkları daha çok son vuruş, son hamle oluyor.
Dolaysıyla, esasında Türk Ordusunun prestijine çizik atan, efsanevi gücünü kıran gücün PKK hareketi olduğunu teslim etmek gerekiyor. Gerçekten Türk Ordusunun, demokrasiye, insan haklarına, hukuka, vs en büyük düşman ve bizzat bu değerleri katleden bir güç olduğu tartışmasızdır. Ancak, özellikle şu hususu vurgulamak gerekiyor: Türk Ordusu, mevcut durumda içine düştüğü perişan halinin, temel kaynağını ve nedenlerini, bir türlü anlayamıyor. Sömürgeci düşünce ve ruhsal konumu nedeniyle objektif analiz yapma yeteneğinden de yoksun kalıyor. Dahası, Türk Ordusunun üst yönetim kademesi, sırf bu uğursuz sömürgeci emellerinden dolayı, politik İslam’a biat ediyor, ona teslim olmayı yeğliyor. Dolaysıyla Ordunun konumu hakkında, şu husus çok net olarak ortaya çıkıyor. Kürdistan Özgürlük Hareketinin tasfiyesi karşılığında, bir ‘Hizbul Şeriat Ordusuna’ dönüşmeyi ve politik İslam’a teslim olmayı kabul ediyor. Böylece TSK’nin yapısındaki nicelik değişim daha iyi anlaşılıyor. Ordudaki bütün bu değişime ve İslamcılarla uzlaşıya rağmen, hemen bütün varoluş ve yaşama gıdası olarak gördüğü, Kürdistan’ı ve Kürt halkının inkârı, imhası ve de yok edilmesi politikası artık imkânsız hale gelmiştir. Bu sömürgeci emel ve mantıkta ısrar etmenin ne denli ağır sonuçlarının olabileceğini anlayamayacak kadar ufuksuz olunursa varılacak yer budur.
Nasıl ki Kürt ve Kürdistan’ı yok etmek üzere kurulmuş, kurumlaşmış bir Türk Ordusunun var oluş gerçekliği söz konusuysa, ayni şekilde diyalektsel olarak da, Kürt ve Kürdistan’ın da dirilişi ve var oluşu, Türk Ordusunun yok olmasını beraberinde getiriyor. Kısacası, işin özü ve esası budur.Vurgulanması gereken bir diğer nokta, Türk politik İslam eğilimi olarak AKP’nin, emperyalizmin desteğini de arkasına alarak, ordunun bu zayıflanmış konumunu fırsat bilerek nihai bir hamle yaptığını, iktidarını derinlemesine yaydığını çok iyi görmek gerekiyor. Şurası bir gerçek ki, hedefte olan, tasfiye edilmeye çalışılan Türk Ordusunun fiziksel konumu değildir. Tamamen Ordunun sahip olduğu Kemalist ideoloji ve politik konumudur. Burada hiçbir biçimde bir çağdaşlık, bir demokratik amaç ve de muhteva taşıyan özellikler bulunmuyor. Kesinlikle çağdaşlık namına her hangi bir nüve söz konusu değildir.
Bir kere, Türk siyasal İslam geleneği, geçmişten beri ve her bakımdan Türk Ordusunun en büyük suç ortağıdır. Bütün askeri faşist darbe dönemlerinde, sosyal ve demokratik siyasal mücadele süreçlerinde, sisteme muhalefet eden bütün farklı toplumsal kesimlere karşı, bir sivil para miller güç olarak, her zaman en korkunç terörü bu politik İslam geleneği estirmiştir. Kaldı ki bu realite, bu gün de, en somut ve yalın bir biçimde zaten Kürdistan’da da uygulanıyor. Başta Kürt çocuklarının tutuklanması ve verilen cezalar olmak üzere, Kürt siyasi temsilcilerine karşı uygulanan faşizan saldırılar, bunun en açık kanıttır. Yani Türk İslam faşizminin, adım adım uygulandığı bütün açıklığıyla gözler önünde duruyor.Pekâlâ, bu durumda, Türk Ordusu ile politik İslam arasında cereyan eden bu çatışmadan, ne gibi bir sonuç ortaya çıkar diye, bir soru akla gelebilir. Bir kez daha belirtelim ki, kesinlikle buradan ne demokratik bir Türkiye ve ne de demokratik ve özgür bir Kürdistan zemini ortaya çıkacaktır. Tam tersine, mevcut Türk Ordusuna rahmet okutacak kadar gözü kara ve çok daha çılgınca bir terörü estirilecektir. Zaten ön görülen amaç son derece nettir. Sonuç itibarıyla Hizbullahçı bir Türk İslamcı Ordusu ortaya çıkacaktır. Tartışmaya hiç gerek yok ki, tamamen böylesi bir belayla halklarımız karşı karşıya gelecektir.İşte bu bağlamda, Türk Ordusu yönetim kademesinin, AKP ile uzlaşması ve anlaşmasının esas halkası, biraz daha iyi anlaşılıyor.
Yani en temel amaç ve anlaşma, Kürdistan Özgürlük Hareketinin tasfiyesi konusu oluşturuyor. Böylece yaşanacak olan bir savaşta, genelkurmay başkanı Başbuğ’un deyimiyle, Allah Allah diye savaşacak bir Şeriatçı kontra TSK yapılanması, teşekkülü ön görülüyor.Peki, bu durumda Kürdistan Özgürlük Hareketinin tasfiyesi mümkün olacak mı dır? Kesinlikle hayır. Eğer 1992 Güney savaşını az çok bilenler varsa, böylesi bir tasfiye hayalinin yanına bile yaklaşılamayacaktır. O günkü zorlu koşullar ve dezavantajların hiçbiri bugün söz konusu değildir. Birincisi, Kürdistan’ın her dört parçasında ve özellikle de Kürt halkı içerisinde PKK hareketi, bu denli derinlemesine ve genişlemesine bir örgütlenme düzeyinde değildi.
Doğrudan ve sübjektif olarak örgütlenmeyi bir yana bırakalım. En azından o günden bu güne, objektif olarak Kürt halkının PKK’ye sempatisi ve desteği bir kaç katına çıkmıştır. İkincisi, o günkü şart ve koşullarda PKK hareketi, daha çok mobil olarak hareket ediyordu ve üstlenme düzleminde kurumsallaşmamıştı. Bir anlamda Güneyli Kürt örgütlerinin kontrol ettikleri coğrafik sahalarda konumlanıyordu. Ama bu gün ise, hiç bir süper emperyal devletin bile giremeyeceği ‘Medya Savunma Alanları’ söz konusudur. Ayrıca bu alanların konumunu merek edenler, araştırıp işin gerçekliğini öğrenebilirler.Üçüncüsü, Güney Kürdistan’ın kavuşmuş olduğu bir resmi statüsü bulunuyor. Bu durumun, olumlu anlamda çok yönlü sonuçları bulunuyor.
En başta Güneyli güçlerin politik konumunda, PKK hareketine karşı yaklaşımlarında ve sömürgeci devletlerin istemlerine cevap olmadaki duruşlarında o günlere kıyasla hiç bir ortak nokta kalmamıştır. Yani her bakımdan durum tamamen tersine dönmüştür. Dördüncüsü, PKK hareketinin ideolojik ve politik çizgisi temelinde, çok yönlü bir eğitimi alan ve yüksek bir performansa ulaşan HPG gerilla güçleri söz konusu olduğu gibi o güne kıyasla bu gün, çok daha fazla bir tecrübeye sahip oldukları biliniyor. Bu bağlamda, Türk Ordusunun 2008 yılındaki hava ve kara hareketinde, Güney Kürdistan’dan, gerilla güçlerince nasıl darbelendikleri ve geri püskürtüldükleri çok büyük bir tarihi referans noktasıdır. Çünkü o günden beri her onurlu ve namuslu Kürt, PKK hareketinin direniş ruhuna ve gücüne hayran kalmıştır. Onun Güney Kürdistan’ın da, bizzat en temel güvencesi ve bir savunma gücü olduğuna dair kanaati oluşmuştur. Özellikle şunun altını çizmek istiyoruz: bundan böyle PKK hareketi, Kürdistan halkı nezdinde, her hangi bir Kürt örgütü olarak değil de, tüm bir Kürdistan’ın iradesi olarak kabul görmüştür. Ayrıca PKK’nin hem sistemsel güç düzeyi, hem de meşruiyetti geçmişe oranla kıyaslanmayacak kadar ileri derecededir. Beşincisi ve sonuç olarak ABD’nin bu bağlamda ki konumudur. Bu arada bir husus daha var ki, her ne kadar biraz konu dışına da sarksa belirtmeden edemeyeceğim. Türkiye’nin ABD’den ısrarla talep ettiği insansız suikast uçakları konusunda bir iki şey söylemek istiyorum. ABD bugüne kadar bu uçakları, Afganistan’da Taliban’a ve El kaide’ye karşı kullanmasına rağmen ciddi bir sonuç alınmadığı biliyor.
PKK gibi çok önemli ve çağın koşullarına göre savaş taktiklerini geliştiren bir hareketi pek etkilemeyeceği de hesaplanıyor. Bütün bunlara rağmen PKK bu tür saldırılara karşı hazırlıklıdır.Ancak sorunun en önemli halkası; PKK hareketinin sürece yaklaşması ve duruşudur. PKK hareketinin 30 yılı aşkın bu mücadelesinde, her ne kadar kesin bir zafer elde edilmemişse de, ama hiç tartışmasız olarak bir var oluş boyutunda ve temsili irade kazanma bakımında, çok önemli bir düzeye gelmiştir. Gelinen bu aşamadan daha geri bir safhanın olmayacağı aşikârdır. Fakat toplumsal ve siyasal yaşamın işleyişinde, kimi bazı olmazsa olmazları vardır. Bunlar, tarihsel momentin hükmüne uygun bir takım görevlerin yerine getirilmesi ve ön görülen hedeflerin mutlaka gerçekleşmesidir. Her türlü yaşam ilkeleri ve kuralları bağlamında, asla yarım başarı, yarım zafer ve nihayetinde boşluklar doğuran bir konumun seyri müsamaha ile karşılanmaz. Nitekim bu bağlamda, Kürdistan Halk Önderliğinin, çok hassas davrandığını ve özenle ciddi uyarılarda bulunduğunu hep beraber izliyoruz.
Dolaysıyla, önümüzdeki aylar son derece kritik ve bu bağlamda bir tarihi sınav vermeyi arz ediyor. Savaş ve barış ikileminde, tarihi koşullama ibresinin çok hızla savaşa doğru evirildiğini söylemek durumundayız. İçerisinde bulunduğumuz politik süreç, son derece ciddidir.Çünkü hakikaten çok fena şeyler yaşanıyor. Salt tek başına Kürt çocuklarına karşı yapılanlar bile, defalarca büyük bir savunma savaşını başlatmayı ve geliştirmeyi haklı kılmaktadır. Ayrıca tamamen legal ve siyasal faaliyetleri yürütmekte olan, Kürt halkının en çok iş yapan ve dürüst kanaat önderleri, politik temsilcileri, tutuklanıp esaret altına alınmışlardır. Bu sebeple onurlu olmanın ve sorumluluk taşımanın bir gereği olarak, fazlasıyla bir varoluş ve direniş savaşını gerekli kılmaktadır. Bu konuda, PKK hareketi tarafından yapılan çok yerinde bir tanımlamayla, TC devleti, AKP eliyle Kürt halkına karşı doğrudan bir siyasal ve kültürel soykırım uygulamaktadır. Bunun için, hiç kimsenin muğlâklık yaratma hakkı yoktur. Hele ki bazıları adeta ezop bir dil kullanarak, sanki daha halen açılım süreci varmış gibi, halkımızı beklentiye sokmak üzere hikâyeleri dillendirmesi, anlaşılır değil. Adamlar öylesine bir devlet terörünü estiriyor ki, hem de hiçbir darbe döneminde bile karşılaşılmamıştır.
Ama özelikle AKP, bütün bunlara rağmen birçok Türk ve Kürt avanak kesimini laf cambazlığıyla kandırmayı başarıyor.Adı geçen bu zatlar da, oturdukları her yerde ve her ağızlarını açtıklarında, AKP’ye övgüler diziyorlar. Adına ‘açılım’ denilen ama esasen Kürt halkının bin bir emekle yaratığı değerleri, umutları ve iradesinin tasfiyesini amaçlayan İslam faşizmini desteklediklerini söylüyorlar. Buna olan sonsuz inanç ve umutlarını deklere ederler. Tabi bizce, bu yaklaşım sahiplerinin duruşları hiç sağlıklı değil ve oldukça da tehlikeli bir sürecin gelişilmesine hizmet ediyor.
Zira burada AKP’nin ve batı emperyalizminin politikalarını okumama gibi, çok uğursuz bir ideolojik ve politik miyopluk hali söz konusudur. Sonuç olarak şunu belirtmek istiyoruz. Kürdistan Özgürlük Hareketine karşı, çok büyük bir oyun tezgâhlanıyor. Bir yanda hem Avrupa’da hem de Türkiye’de ve Kürdistan’da eş zamanlı ve seri bir şekilde saldırılarda bulunuyor, tutuklamalar gerçekleşiyor. Yapılan hesaba göre, Özgürlük Hareketi zayıf düşürülecek ve böylece sistemin sunacağı kırıntıları kabul etmek mecburiyetinde bırakılacaktır. İkinci bir sinsi plan ise gizli görüşme adı altında bir iki dolaylı haber, mesaj gönderilecek ve böylece hareket bir beklentiye sokularak, mevcut hazırlık süreci boşa çıkartılmaya çalışılacaktır. Bugüne kadar olduğu gibi uluslar arası güçlerin kuşatmasına karşı başarılı bir şekilde mücadele eden PKK hareketinin, bütün bu oyunları boşa çıkaracağını umut ediyoruz.



