Bu yazıyı beğendiniz mi?

(toplam 0 oy)

Arşiv

Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pa
12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829

image 

 

Cennet Bilek ile felsefeci, yazar Sabahattin Şerif gazetemiz için söyleşti.

 

Sabahattin Şerif: Cennet Hanım insanı anlama ve anlatma serüveninizde yaşadıklarınız mı yazdıklarınızı belirliyor yoksa yazdıklarınız mı yaşamınızı belirliyor.  Yazı ve yaşam arasında kendinizi nerede görüyorsunuz?

Cennet Bilek: Yazdıklarımın yaşamımı belirlemesi söz konusu değil. Sonuçta romanlarımdaki kahramanları ben yaratıyorum, onları ben konuşturuyorum. Bunu yaparken de yaşamdan, yaşanmış olaylardan besleniyorum. Yazın dünyasına baktığımızda genel olarak yaşamdan besleniyor yazı. Olanı yazıyorum çünkü trajedilerle dolu bir geçmişin mirasçılarıyız. Bizden sonrakilerin bu mirasın yüküyle yaşamasını istemiyorum açıkçası.  Yazı ve yaşam arasında kendimi nerede görüyorum?  Kendimi yaşama daha yakın bir noktada görüyorum ama iyi ki yazıyorum, yazmasaydım ne yapardım acaba. Bunu düşünmek bile istemiyorum. Yazı benim yaşamım oldu.  Benim için yazmak aşk gibi büyük bir tutku.

Sabahattin Şerif: Şimdiye kadar biri anı roman olmak üzere üç tane roman yazdınız. Bu romanlarınızda hep ötekinin trajedisine ve yalnız başına uçuruma atlamasını konu edindiniz, ötekinin uçurumları çok mu derin? Bunlar sizi çok mu etkiliyor?

Cennet Bilek:  Etkilenmemek mümkün değil. Hem benim hayatımın uçurumları derin hem de yaşadığım ülkenin uçurumları çok çok derin. Nietzsche’nin bir sözünü çık seviyorum; “Siz uçuruma uzun süre bakarsanız uçurum da sizin içinize bakar.” Diyor. Yaşadığımız coğrafyada yaşadıklarımız bizi uçuruma bakmak zorunda bırakıyor ve sonunda hepimiz uçurum oluyoruz. Tarihin derinliklerinde gezindiğimde, baktığım ve uçurum olduğum öyle çok trajedi var ki yaz beni dedirtiyor insana. Geriye kalan ise insanların acılarıyla yüzleştirmeleri cesaretiniz kalıyor, bunu bulduğunuz zaman ortaya kahramanlar çıkıyor.

Bu topraklarda o kadar çok trajedi var ki; Halac-ı Mansur gibi dara duranlar,  Seyit Rıza, gibi yaşadığı barbarlık karşısında diz çökmeyenler, Golgota tepesine kendi çarmıhıyla çıkanlar ve ateşi insanlığa taşıma pahasına bile bile suç işleyen ve ciğerlerini kartala parçalatan Promethus. Bunları bilip de kendinizle yüzleşmiyorsanız işte o zaman sizin değer dünyanızda çok ciddi sorunlar var demektir.  Çünkü bunların hepsi kuşak lanetlerinin kurbanı oldu. Siz bunu görmezden gelirseniz atalarınızın size bıraktığı kuşak lanetlerine göz yummuş olursunuz. Ben de kendi adıma bu kuşak lanetlerine secdeye durmamak için ötekilerin yaşadığı trajedileri kendi penceremden yazmaya çalışıyorum çünkü kuşak lanetlerine göz yummak gibi bir şansımız yok.

 

Sabahattin Şerif: “Silvan’da Ağıt” kitabınızda “faili meçhullerden”, “Babil’de Sürgün” kitabınızda “sürgün ve “yazgısından kaçamayanlar” ve son kitabınız “Kabil’in Gölgesi”nde “Kuşak Lanetleri”nden kaçamayanların hikâyeleri var bu hikâyelerden nasıl kurtulabiliriz?  Özellikle de kuşak lanetlerini biraz açabilir misiniz?

Cennet Bilek: Bazı insanların hayatı “bir roman” okuyunca değişirmiş. Benim hayatımsa Kürtleri tanıyınca değişti. Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde çalışmasaydım “Silvan’da Ağıt” yazılmayacaktı. Avrupa’ya gidip siyasi mültecileri tanımasaydım “Babil’de Sürgün” yazılmayacaktı. Kuşak lanetleri olmasaydı “Kabil’in Gölgesi” yazılmayacaktı. Kuşak lanetleri savaşların yarattığı yıkımlardan kurtulamayan bu yıkımın yaralarını iyileştiremeyen insanların sonradan başka insanları uğratacağı trajedilerdir. Bu duruma miras devri de diyebiliriz.  Ama bu miras hem haksızlığa uğrayanların çocuklarına hem de haksızlığı yapanların çocuklarına kalabilir. Kabil’in yaptığını ilk cinayet ya da ilk kuşak laneti olarak görmemiz gibi. Bu cinayetle ilgili ilk arketiptir yani örnektir.

Bu ilk örnek olan kuşak lanetinden ya da lanetlerinden kurtulabilmemiz için öncelikle “öteki” sözcüğünü hayatımızdan çıkarmamız gerekiyor.  Mesela son otuz yılda yaşadığımız olaylara bakalım. Bu otuz yılda, acıyla ölümle sınandık. Yaşadığımız acıları yüreğimizde hissettik çünkü yaşanan çatışmalarda sevdiklerimizi, tanıdığımız pek çok insanı yitirdik.  O insanlarında en az bizim kadar yaşam hakkı vardı bu topraklarda. Bunu söylemek hiç hoşuma gitmiyor ama bu toprakları lanetlemeye çalışanlara şunu söylemek gerekiyor. Sizin tek kurşunla haince öldürdükleriniz bu topraklara can veriyor, bu ülke insanına direnme gücü veriyor.  Ya da Dünyaya bakalım; Tarihi kanlı olmayan ülke yoktur. Ulusların resmi tarihine baktığımızda kahramanlıklarla doludur. Bu kahramanlıkların yanında işlemiş oldukları insanlık suçları da vardır. Osmanlı devletindeki İttihatçıların Ermenilere yaptıkları, Nazilerin Yahudilere yaptıkları, Amerikalıların Kızılderililere yaptıkları, Avustralyalıların Aborijinlere yaptıkları bu listeyi uzatabiliriz de… Bunların hepsi kuşak laneti ve bunu hala devam ettirenler de bu lanette sahip çakıp onu devam ettirenlerdir.

Bu lanetleri ve “gölge”leri aşmamız ise öncelik geçmişle yüzleşmemizi zorunlu kılıyor. Bizim ülkemizde de ve başka coğrafyalarda ancak geçmişin hesabı verilerek, barışa ve eşit koşullarda yaşama olanağı sağlanabilir ve bu “gölge”lerden kurtulma şansı doğabilir diye düşünüyorum.

 

Sabahattin Şerif: “Kuşak Lanetleri”nin üzerinde bu kadar durmanızın sebebi nedir? Bu lanetleri yaşamak zorunda mıyız? Kabil’in Gölgesi romanındaki kahramanınız Satılmışın “Kabil kompleksi”ni yenme şansı var mıydı?

Cennet Bilek: Kuşak lanetlerini önemsiyorum çünkü bunu çok ciddi bir sorun olarak görüyorum ve bu sosyolojik eşiği atlamadan çözümün olmayacağını düşünüyorum. Kitaptaki Satılmış karakteri her toplumun sosyolojik dokusunda var. Ne yazık ki Satılmışlara bu şans verilmiyor, ben de vermedim. Çünkü bunların içinden çıktıkları kültürel atmosfer buna izin vermez ve onlar “kabil kompleks”iyle yaşamak zorunda. Çünkü şiddet bu insanların yaşam biçimi yapılıyor elbette bunu birileri yapıyor o birleri de o mirası devralmıştır zaten. Yani şiddetle beslenen bir toplumda büyümek insanı şiddete götürüyor. Beyin yıkama olayı neredeyse doğuştan itibaren başlıyor. Bu beyin yıkama okulda, kışlada, iş hayatında katmerlenerek devam ediyor. Bunu da üzülerek söylüyorum; farklı coğrafyalarda ve ülkemizde iki kişiden biri kabil kompleksini taşıyor ruhunda. İnsanlar birbirini sevmeyi bilmiyor, severken bile korkunç bir savaş içindeler.

 

Sabahattin Şerif: Bunda kutsal kitapların da etkisi var mı? Mesela, Yeni Ahit, “Babaların günahını çocukları çeker.” Diyor

Cennet Bilek: Elbette hem yaratılan mitosların, verilen dini eğitimlerin ve özellikle aydınlanma sonrası insanın ruhunu işleme işlevini üstlenen eğitim kurumlarının bunda çok büyük sorumlulukları var. “Babadan oğula” olayı önemlidir. Her tür miras babadan oğla geçer. Baba günahkârsa hiç suçu olmadığı halde o çocuk babasının günahını taşır. Lanetini devam ettirir bir şekilde.

 

Sabahattin Şerif: ”Kabil’in Gölgesi”ndeki Kahramananınz Arat, atalarının yazgısından kaçamadı, Satılmış da “Kabil Kompleksi”nden. Böyle bir dünyada “Barış ve “Hoşgörü” nasıl olanaklı olabilir ki?

Cennet Bilek: Dünyanın pek çok ülkesinde yıllardır süren savaşlar ve çatışmalar var.  Savaşın, yarattığı dehşete, göçe ve sefalete kimse yüreği ile bakmaya cesaret edemiyor.  Bundan dolayı barış için cesur adımlar atılamıyor, yaşanan dehşete dur denilmiyor.  İnsanlar umudunu yitirmeye başladı. Marx “İnsan, dünyasının değersizleşmesi, insanın kendi yarattığı nesne dünyasının değer kazanmasıyla orantılı olarak artar.”  İnsanların ruhlarını yoksulluk, sürgün, trajedi ve uçurumlar parçaladı. Dünyaya yürekleri ile bakma cesaretleri kırıldı ve dünyaları değersizleşti.  Sözgelimi bizim ülkemizde hiçbir şeyin adı yok. Bir ad koyabilseler sorun çözülecek belki.  Kürt sorunuysa Kürt sorunu, kıyımsa kıyım, soykırımsa soykırım ya da “Büyük Felaket”ten ders çıkarıp kendi yüzündeki dehşete aynada bakma cesareti gösterirse işte o zaman savaşanlar barış ve hoşgörü kültürünün yaygınlaşmasına kafa yoracaklardır diye düşünüyorum.

 

Sabahattin Şerif: Bir söyleşinizde;  “Yazının tanrıyı yanılttığını söylüyorsunuz” Tanrıyı yanıltan yazı bizi kuşak lanetlerinden de kurtarabilir mi?

Cennet Bilek: Açıkçası yazının gücüne inanıyorum ve bu gücün, günün birinde bizi bu lanetlerden kurtarabileceğine de inanıyorum. O zaman ne “Kurban” ne Tanrı ne de “Suçlu” olarak göreceğiz kendimizi ve keşke yazdıklarımızı ve kuşak lanetlerini bu ülkede yaşayan her insana anlatabilsek ve geçmişte yaşanan kuşak lanetleriyle herkesi yüzleştirebilsek.  Ama yazının gücüne inancımı hiç yitirmedim çünkü bu gücün çok etkili olduğunu biliyorum. Yoksa onca kitaplar yakılmaz, yasaklanmazdı. Yazarlar, zindanlara hapsedilmez ve öldürülmezdi.

 

Sabahattin Şerif: Son olarak, “Silvan’da Ağıt” ve “Babil’de Sürgün”, “Kabil’in Gölgesi” mi?

Cennet Bilek: Kabil, ruhundaki ilk cinayetle diyar diyar dolaşmaya mahkûm edilmişti. Bu anlamda onun gölgesi hem tarihteki tüm katliamlara hem de kişisel cinayetlere sinmiş diye düşünüyorum. Ama önemli olanın bu problemi roman kahramanlarının dünyasıyla dile getirmek. Hem “Silvan’da Ağıt” hem “Babil’de Sürgün” hem de “Kabil’in Gölgesi’nde “Kabil’in Gölgesi” var. Ve hem bu gölge hem de bizi güçsüzleştiren diğer gölgeler hayatlarımızı teslim almadan onlardan kurtulmalıyız. Çünkü Kabil’in gölgesi her sokakta her köşe başında çıkabilir karşımıza. Hayatımızı tarumar edebilir.

 

 

Kabil’in Gölgesi

Roman

365 sayfa

Kurgu yayınevi.

 
Not: Bu söyleşi 16.05.2010 tarihinde aynı zamanda Günlük Gazetesinde de yayımlanmıştır.
  • email Arkadaşına gönder
  • print Yazıcı versiyonu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Yaz comment Yorumlar (0 Yazılmış)

© 2009 aktuelbakis.org, All rights reserved.